Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsir
Hayrettin KARAMAN, Mustafa ÇAĞRICI,
İ.Kafi DÖNMEZ, Sadrettin GÜMÜŞ
Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara-2007
Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsir
Hayrettin KARAMAN, Mustafa ÇAĞRICI,
İ.Kafi DÖNMEZ, Sadrettin GÜMÜŞ
Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara-2007
Kur’an Yolu’nun giriş kısmına geçmezden evvel, tarihi süreç içerisinde kaleme alınan tefsirlerde bulunan mukaddime veya giriş olarak öne çıkan bölümler hakkında kısaca bilgi vermek yerinde olacaktır.
Tefsirlerde mukaddime veya giriş yazma geleneği, ilk dönemlerden günümüze kadar kaleme alınan eserlerde var olan bir uygulamadır. Genellikle mukaddime olarak adlandırılan bu girişler, eserin yazılış amacı ve metoduna dair özlü bilgiler içermelerinden dolayı, tefsir ilminin tarihî gelişimi açısından oldukça önem arz etmektedirler. Zira bu girişler, eserin o sahada hangi yeniliği getirdiği, bu ilmin meraklılarına hangi kapıları araladığı veya ne gibi açılımları onlara sağladığına bir bakıma tanıklık etmektedirler.
Hicrî III. asırdaki bazı tefsir çalışmaları hariç, hemen hemen bütün tefsirlerde uzun ya da kısa bir mukaddimenin bulunduğunu söyleyebiliriz Boyutları tefsirden tefsire farklılık arzeden bu mukaddimelerin uzun ya da kısa olmasında belirleyici olan en önemli hususlardan birisi, genel olarak tefsirin hacmidir. Ayrıca, tarihî süreç içerisinde tefsir usûlü ve Kur’an ilimlerine dair bilgiler genişledikçe mukaddimelerde sunulan bilgi miktarında da bir artış olmuştur. Bu bilgiler, ilk dönem tefsirlerinde neredeyse tamamen nakil ve rivayet tarzında verilirken, daha sonraları, Kur’an tarihi ve ilimlerine dair seleften nakledilen söz konusu bilgilerin, belirli bir inceleme ve değerlendirmeye tabi tutularak aktarıldığı görülmektedir. Dolayısıyla eldeki tefsîr mukaddimelerine ilklerden itibaren bir göz atacak olursak, bu çalışmaların başlangıçtan olgunlaşmaya doğru bir seyir izlediğini görmemiz mümkün olacaktır.
Tarihî süreç içerisinde kaleme alınan tefsir mukaddimelerine baktığımızda, bu alanda telif edilen ve dilsel tahlili esas alan ilk eserlerin Ferrâ’ya ve Ebû Ubeyde’ye ait olduğunu söyleyebiliriz. Bu eğilim, İbn Kuteybe ve Zeccâc ile devam etmiş, Râğıb İsfahânî ve Zemahşerî ile döneminin zirvesine ulaşmıştır. Taberî, kendi asrından önceye ait olan lügavî tahlil verilerini ve tefsîre dair rivayetleri isnad yöntemiyle bir araya getirmiş ve böylece bu iki eğilimi eserinde cem etmiştir. Hicrî V., VI. ve VII. asırlarda İslam dünyasının yaşadığı istilâ neticesinde meydana gelen sosyal ve siyasî çalkantılar, tefsîr edebiyatı üzerinde kalıcı tesirler meydana getirmiş ve âlimler, bütün gayretleriyle geçmişten devraldıkları mirası korumaya çalışmışlardır.
Eskiden beri var olan bu uygulamanın, günümüzde yazılan tefsirlerde de devam ettiğini görmekteyiz. Ülkemizde kaleme alınan Elmalılı tefsirinde 25 sayfalık, Kur’an Yolu tefsirinde de yaklaşık 50 sayfalık bir mukaddime/giriş bulunmaktadır. Bu bölümlerde, yukarıda da ifade edildiği üzere tefsir tarihi, Kur’an tarihi veya tefsir usûlüne dair bilgiler verilmek suretiyle okuyucunun Kur’an’ı anlamasına katkı sağlanmak amaçlanmaktadır. Bu önbilgilerden sonra Kur’an Yolu’nun Giriş kısmına geçebiliriz.
Kur’an Yolu Meal ve Tefsir çalışması ülkemizde yayınlanmış olması ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nca her biri alanında uzman olan bir heyet tarafından hazırlanması gibi yönleriyle öne çıkmaktadır. Eserin takdim, önsöz ve giriş kısımlarında ortalama bir Kur’an okuyucusuna gerekli bilgilerin verilmiş olması, çalışmanın artı yönlerinden bir diğeridir.
Günümüzde yöntembilim veya metodoloji olarak adlandırılan ilim dallarının İslamî ilimlerde ta ilk zamanlardan beri temeli atılmıştır. Tefsir ilmi ile beraber bir tefsir usûlünün, fıkıh ilmi ile beraber bir fıkıh usûlünün, hadis ilmi ile beraber bir hadis usûlünün doğduğunu İslam medeniyeti tarihini bilen herkes kabul eder. Bu eserin farklı düzeylerde öğrenim görmüş insanlar dikkate alınarak hazırlandığını göz önüne aldığımızda, okuyucuyu hazırlamaya yönelik Kur’an İlimleri bilgilerinin verilmiş olması önem arzetmektedir.
Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından kaleme alınan Takdim kısmında Kur’an’ın Hz. Muhammed (sav)’in peygamberliğinin ilk dönemlerinden beri Müslümanlar tarafından yalnızca ilahi kelamın tarihe bir müdahalesi olarak değil, aynı zamanda bir ibadet ve tilavet kitabı olarak telakki edildiğine işaret edilmektedir. Devamında, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Osman döneminde Kur’an’ın toplanması ve çoğaltılması faaliyetlerine kısaca değinilmektedir. Günümüze ulaşan en eski tefsirin Mukatil b. Süleyman’a (ö. 150/767) ait olduğu belirtilmekte, Ferra (ö 207/822) ve Ebu Ubeyde (ö 210/825) gibi dilcilerin ilk tefsir çalışmalarını yaptığından söz edilmektedir. O günden günümüze yazılan hemen her tefsirde, mushaf tertibine göre tefsir etme geleneğinin, bütün tefsirlerde hâkim olan bir anlayış olarak karşımıza çıktığı ifade edilmekte, bilinen ilk Türkçe Kur’an mealinin Sâmânoğulları lideri Mensûr b. Nûh’un döneminde yapıldığı belirtilmektedir.
Diyanet tarafından, ülkemizde terceme ve Türkçe te’lif edilen tefsirlerin zenginliğine karşın Kur’an Yolu’nun yazılma gerekçesi, “kamuoyunun çağdaş ihtiyaçlara cevap verecek yeni bir tefsir yazılması beklentisi içerisinde olduğu ve bu beklenti muvacehesinde her biri alanında uzman olan kişiler tarafından tefsirin hazırlatıldığı” şeklinde belirtilmiştir. İslamî İlimlerin her alanında olduğu gibi, tefsir alanında da her zaman çalışmalar yapılmalıdır. Bu, Kur’an’ın değişik zamanlarda yorumlanabilmesi ve hayatın şartlarına göre aslından sapmadan anlaşılabilmesi için gereklidir.
Eserin önsözünde, batıda Kitab-ı Mukaddes çalışmalarının heyetlerce yürütülmesinin yaygın olmasına karşın bizde meal ve tefsir çalışmalarının daha çok ferdi yapıldığına işaret edilerek, bu çalışmanın bir ilki gerçekleştirdiğine değinilmektedir.
Giriş kısmında ise Kur’an ve özellikleri, Peygamber ve vasıfları, vahiy ve çeşitleri gibi kavramlar klasik açıklanmaktadır. Vahyin gizlilik ve sürat özelliklerinin olduğuna işaret edilerek; “vahiydeki sürati bilgisayarın tuşuna basarak kısa bir zaman parçası içinde ciltler dolusu bilgiyi yükleme, nakletme, kopyalama örneğine bakarak tasavvur edip anlamak mümkündür” denilmesi suretiyle vahyin hızlı olması ve bilgisayar ile bilgilere ulaşma hızı arasında bir benzerlik kurulmaktadır.
Vahyin Dili konusunda; “Allah’ın kelamında harf, kelime ve ses bulunmadığı için onu belli bir beşeri dil ile aynîleştirmek mümkün değildir” denilmektedir. Biliyoruz ki, ilahi bildirimler her peygambere kendi kavminin dilleriyle gelmiştir. Ancak ilahi kelamın beşeri dile çevrilmesi, bu dil kalıbına dökülmesi nerede ve nasıl olmaktadır? Bu konuya eskiden beri cevaplar aranmıştır. Eserimizde Ehl-i sünnetin açıklaması yer almaktadır. Buna göre; söz (kelam) önce zihinde oluşur, sonra kelime ve seslere dönüşür. Birincisi zihindeki söz (kelam-ı nefsî), ikincisi dildeki sözdür. (kelam-ı lafzî). İlahi kitaplardaki sözlerin zihni olana denk düşen kısmı Allah’ın sıfatı olup asla yaratılmamıştır. Vahyin dildeki söze ait olan kısmı ise yaratılmıştır. Buradan anlaşılan kelam-ı nefsi, belirli bir beşeri dil kalıplarına dökülemez, belirli bir dil kalıbına dökülen kelam-ı lafzîdir.
Kur’an’ın muhafaza edilmesiyle ilgili olarak, Allah’ın O’nun korumasını üstlendiği belirtildikten sonra, ezberlenmesi, mukabele edilmesi, yazıya geçirilmesi ve Hz. Osman döneminde yapılan mushaflaştırma faaliyetlerinin Kur’an’ın korunmasına yönelik çalışmalardan olduğuna değinildikten sonra, bu mushafların İslam Ülkesi’nin değişik beldelerine gönderildiği belirtilmiştir. Bu nüshaların akibetiyle ilgili bilgiler net olmamakla beraber üçünün günümüze kadar gelebildiği, bunlardan birinin Topkapı Sarayı Müzesi’nde; bir diğerinin, Taşkent’te; üçüncünün ise, Londra India Office Kütüphanesi’nde olduğu M.Hamidullah’ın Kur’an Tarihi’nden alıntı yapılmak suretiyle zikredilmiştir.
Birçok hadiste Kur’an’ın yedi harf üzere indirildiği zikredilmiştir. Heyet, yedi harften maksadın ne olduğu konusuyla ilgili diğer farklı görüşleri zikretmek yerine en çok tercih edilen ve makul olan iki görüşü zikretmektedir. Buna göre;
a) Yedi harften maksat yedi Arap kabilesinin lehçeleridir.
b) Yedi harf, aynı manaya gelen/müteradif kelimelerin birbirlerinin yerine kullanılmasıdır.
Bu açıklamalardan sonra, tüm bu okuma farklılıklarının iki önemli özelliğine değinmiştir: Bunların birincisi, bu okuyuş şekillerinin tamamının Hz. Peygamber’e dayanmasının esas alınması; diğeri ise, İslam’ın inanç, ibadet, ahlak ve değişik alanlara yönelik düzenlemeleri hususunda bu farklı okuyuşların değiştirici bir etkisinin olmamasıdır.
Heyet tarafından, Kur’an-ı Kerim’in amacının insanların inançlarını düzeltmek, ahlakını güzelleştirmek, dünya hayatlarını düzene koymak gibi ilkelerden oluştuğu belirtildikten sonra, muhtevasının da bilinmesi ve inanılması gerekenler ile yapılması gerekenler şeklinde ikiye ayrıldığı; birincisinde, Allah, peygamberlik, gayb alemi hakkında bilgilerle öğütler, misaller, hikmetler ve kıssalar olduğu; ikincisinde ise, ibadetler ve hayat düzeni gibi ameli ve ahlaki hükümlerin ve öğretilerin yer aldığı belirtilmektedir.
Kur’an’ın şekli ve üslubu başlığı altında, surelerin şekil olarak kitapların bölümleri gibi olduğu, ayetlerin ise paragraf veya cümleler gibi olduğu belirtilmiş, farklı görüşler olmasına karşın Kur’an’ın sure tertibinin vahiyle düzenlendiğine işaret edilmiştir. Kur’an’ın noktalanması ve harekelenmesi gibi Tefsir Tarihi ile ilgili bilgiler verilmiş, Arapça olma gerekçeleri üzerinde kısaca durulmuştur. Ayrıca ayetlerin veya surelerin anlaşılması için nüzul sebeplerinin bir araç olmasına karşın hüküm olarak o olayla sınırlandırılmayacağına dikkat çekilerek, bu sebeplerin, ayetlerin özel anlamları ile ilgili olduğu, asıl olanın ise bu ayetlerin geliş amacının Kur’an’ın gönderiliş amacıyla alakalı olduğu belirtilmiştir. Kur’an’ın gönderiliş amacı ise, insanı eğitmek, kemale erdirmek, sapkın inanışlara sapmasını önlemek gibi esaslar olarak zikredilmiştir.
Burada, özellikle nüzul sebebleriyle ilgili değerlendirme dikkat çekicidir. Kur’an’ı anlama konusunda yapılan hatalardan birisi de, ayetin nazil olduğu ortamı esas alarak, ayeti o olayla sınırlandırmaktır. Nüzul sebebinin Kur’an’ı anlamada önemli bir yeri olmakla beraber, sadece ilgili olayla ayetleri sınırlandırmak Kur’an’a yapılan bir haksızlıktır.
Heyet tarafından, Kur’an’ın kıssaları sunarken iki hususa itina gösterdiği belirtilmiştir: Birincisi; Kur’an’ın nazil olduğu dönemde yaşayan Arapların temas halinde oldukları Yahudilerden işittikleri peygamberlere ve ümmetlere ait kıssalara yer vermesi; buna karşılık mesela Çin, Hint, İran gibi ülkelerde cereyan eden olaylara temas etmemesidir. İkincisi ise, Kitab-ı Mukaddes’in aksine kıssaların teferruatlıca işlenmemesi, bunun yerine amaca hizmet edecek kadar zikredilmesi ve bir ölçü içerisinde verilmesi olarak zikredilmiştir.
Nesh konusuna değinilirken, sonra gelen dinin öncekine ait bazı hükümleri kaldırması tabidir denilerek İbrahimî dinlerde neshin olmadığı şeklindeki yargı reddedilmiş olmaktadır. Fakat nesh konusundaki asıl tartışmanın, bir dinin tebliğ ve tatbikinin ilk yıllarında, muhatablarını yeni hükümlere ve uygulamalara alıştırmak maksadıyla birbirini değiştiren hükümlerin peş peşe gelmesinin caiz olup olmadığı hakkında olduğu belirtilerek, sunni çoğunluk tarafından neshin kabul edildiği belirtilmiştir. Nesh gibi tartışılan bir konuda heyet tarafından her ne kadar bir tercih yapılmamış gibi gözükse de, Bakara 180. ve Enfal 65. ayetleri değerlendirilirken bu ayetlerin uzlaştırılabileceğini söylemeleri aslında neshin kolayca uygulanabilecek bir olgu olmadığını da ortaya koymaktadır. Üstelik zikri geçen iki ayeti kerime, Şah Veliyyullah Dihlevi tarafından nasih-mensuh olduğu söylenen ayetlerden. Bilindiği üzere Dihlevi, Kur’an’da sadece beş ayetin nasih-mensuh olduğunu belirtmiştir.
Kur’an İlimleri olarak, tefsir ve te’vilin tanımları, tefsire duyulan ihtiyaç gibi konular kısaca anlatıldıktan sonra, Kur’an’ın anlaşılması hususunda ilk dönemlerden itibaren yoğun bir zihnî faaliyetin ortaya konduğu ve bunun ürünü olarak zengin bir literatürün oluştuğu belirtilmiş, klasik usülcülerin Kur’an’ı anlama çabasında lafızdan hareket ettikleri, yürürlükten kaldırıldığına (nesh) dair bir karine bulunmayan ayet ve hadislerin manalarını bütün zaman ve mekanlar için geçerli kabul ettikleri, şayet deliller arası çelişki olursa güçlü olana göre yorumlama (te’vil) yoluna gittikleri belirtilmiştir. Buna karşın Kur’an’ı içinde yaşanılan zamanın şartlarına taşıyarak ona yaşanan hayatın işleyişini belirleyici bir işlev yükleme düşüncesinin ağırlık kazanmaya başladığına işaret edilerek, Kur’an’a yönelik modern okumaların da bulunduğu bu vesileyle dile getirilmiştir. Rivayet-Dirayet Tefsirleri, iki metodu cemeden tefsirler, tasavvufi-işari tefsirler, konulara göre tesirler ve sistematik tefsirler ile ilgili bilgiler verildikten ve başlıca örnekleri sıralandıktan sonra, bizim tefsirimiz başlığıyla Kur’an Yolu adını taşıyan bu çalışmanın, daha çok Mushaf tertibine göre yapılmış dirayet tefsirine benzediğine işaret edilmiştir.
Sonuç olarak, uzman bir heyet tarafından kaleme alınması ve dini temsil eden bir kurumun öncülüğünde yapılması gibi etkenler esere ayrı bir mevki kazandırmaktadır. Kur’an’ın modern zaman içerisinde bir okuma ürünü olan eser, Kitabı Mukaddes’ten yaptığı alıntılar, konu bilgilerinin ilk ciltlerde yığılmasını önleyen tarzı ve surelerin, yazarlarının uzmanlık alanına göre tefsir edilmeye çalışılması gibi farlılıklarla öne çıkmaktadır.
Rağıp el-İsfahânî, Mukaddimetü câmii‘t-tefâsîr mea‘ tefsîri’l-Fâtiha ve metâlii‘l-Bakara, (thk. Ahmed Hasan Ferhâd), Dâru’d-da‘ve, Kuveyt 1405/1984.